tBi2W7. FETÖ'nün fikir babası Said-i Nursi, risalelerinde Atatürk'e ve silah arkadaşlarına “deccal süfyan, mülhid, mürted, habis, firavun, zındık, mason, münafık” diyerek saldırmıştırDikkat ediyorum, 15 Temmuz darbesinden sonra “FETÖ'yle mücadele” sürecinde her şey konuşulurken “bir şey” konuşulmuyor FETÖ'nün hangi düşüncelerden beslendiği, kimleri kendine rehber edindiği; eskilerin ifadesiyle kimden el aldığı adeta özenle toplumdan gizleniyor. Oysaki FETÖ bataklığını kurutmak için her şeyden önce FETÖ'nün fikir kaynaklarını bilmek ve onları kurutmak gerekir. Lafı hiç uzatmadan söylemeliyim ki, FETÖ bataklığını besleyen ana damar Said-i Nursi'dir. FETÖ, Said-i Nursi'nin risalelerinden beslenmiştir. FETÖ'nün “ışık evlerinde” yıllarca Said-i Nursi'nin “Bunları ben yazmıyorum, bana yazdırılıyor” ve “Arş-ı azamdan indiği muhakkaktır” dediği Nur Risaleleri okutulmuştur. FETÖ müritleri, Kuran'dan çok, Nur Risalelerinden etkilenmiştir. FETÖ'nün kara kutusu Said-i Nursi' NURSİ'DEN FETULLAH GÜLEN'ESaid-i Nursi'nin, Hz. Ali, Şeyh Abdülkadir Geylani ve evliya dediği bazı kimselerden aldığı bir habere göre ! güya “ahir zamanda beklenen bir zat gelecek, Hristiyanların ruhani liderleriyle işbirliği yaparak üç görev yapacak Birincisi, imanı kurtaracak. İkincisi, şeriatı tatbik edecek. Üçüncüsü, hilafeti yeniden kuracak.” Sikke-i Tasdiki Gaybi, s. 9, 10. Olayların gelişimi, Fetullah'ın, kendisini, Said-i Nursi'nin bu safsata kehanetindeki “beklenen kutsal adam” olarak gördüğünü kanıtlıyor. Fetullah'ın, “Dinler Arası Diyalog” gibi çalışmalarının temeli de buraya dayanıyor. Nitekim Fetullah, “Fasıldan Fasıla” adlı kitabında Nasr Suresi'nin ilk ayetinde geçen “ve'l feth” ifadesinin “Fetullah” demek olduğunu iddia ederek şöyle diyor “Buradaki nükteye gelince, Allah'ın bizi yaratması, HİZMET YOLUNA sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi… Hepsi Allah'ın yardımı ve inayetiyledir…” Fetullah Gülen, Fasıldan Fasıla, s. 184. Yani, Fetullah, Kuran ayetinin kendisini işaret ettiğini belirtiyor. Fetullah'ın, Kuran ayetlerinin kendisini işaret ettiği düşüncesi Said-i Nursi kaynaklıdır. Nitekim Said-i Nursi de Kuran'da birçok ayetin kendisinden söz ettiğini iddia ediyor. Örneğin, “Allah, göklerin ve yerin nurudur” diye başlayan Nur Suresi'nin 35. ayetindeki “Nur”la kendisinin kastedildiğini, yine ayette yer alan “ateşsiz yanan bir alevin” ifadesiyle de kendisinin eğitim görmeden Risale-i Nurları yazabilmesine gönderme yapıldığını belirtiyor. Güya Hud ve Enam surelerinde Allah doğrudan doğruya kendisine hitap ediyor! Yine Bakara Suresi 151 ve 269. ayetlerdeki “kendisine hikmet verilen, hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren” kişinin kendisi olduğunu düşünüyor. Ayrıntılar için bkz. Neda Armaner, Nurculuk, s. 14-17.Sad-i Nursi'ye göre “dinsiz” Türkiye Cumhuriyeti “darül harp”tir. Dolayısıyla bu “darül harp”i “darül İslam'a” dönüştürmek gerekir! İşte Fetullah'ın, Türkiye Cumhuriyeti kurumlarına “sızmak” istemesinin temelinde Said-i Nursi'nin bu “dinsiz Cumhuriyet” safsatası vardır. Fetullah, 18 Haziran 1999'da ATV'de, 19 Haziran 1999'da Sabah Gazetesi'nde yayımlanan kasetinde, Türkiye Cumhuriyeti'ni “darül harp” kabul ederek onu dönüştürmek için örtülü ve sinsice devlete sızdıklarını itiraf yıllarca ışık evlerinde Said-i Nursi'nin, Atatürk'e ve Cumhuriyet'e kin kusan aşağıdaki satırlarını okuyarak DECCAL BİR SÜFYANSaid-i Nursi, “Barla Mektupları”, “Şualar”, “Risale-i Nur Sönmez”, “Münazarat”, “Rumuzat-ı Semaniye” ve “Sırr-ı İnna A'tayna” risalelerinde Atatürk'e Nursi'ye göre Atatürk, “deccal” ve “süfyan”dır. Bir risalesinde Atatürk'ten “Tek gözlü deccal” diye söz ediyor. Barla Mektupları, s. 53.Said-i Nursi, Beşinci Şua'da bahsettiği “deccal” ve “süfyan”ın, Atatürk olduğunu da bizzat ifade ediyor. “Süfyan ve bir İslam deccalinin MUSTAFA KEMAL olduğu Beşinci Şua'da anlaşılıyor” diyor. Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, s. 44. İslam kaynaklarında Deccal, “ahir zamanda gelip İslam'ı yıkmaya çalışacak dehşetli biri” olarak Nursi, Atatürk'e ve onun kurduğu Cumhuriyet'e özellikle cifir ve ebcet hesaplarıyla saldırıyor. “Rumuzat-ı Semaniye” ve “Sırr-ı İnna A'tayna” risalelerinde Milli Mücadele'nin üç kahraman komutanı; Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'tan “İKİ DECCAL BİR SÜFYAN” diye söz ediyor. Süyfan'ı şöyle açıklıyor “Süfyan, zındıkların başı, cahşilerin cahşisi kararmışların kararmışı, Yahudilerin en habislerinden, zalimlerin en zalimidir.” Rumuzat-ı Semaniye, haz. Hüseyin Bulut, s. 105. Daha sonra da cifir ve ebcet hesabıyla Kevser Suresi üzerinden “iki deccal bir süfyan”ı anlatıyor. Önce “Ahir zaman deccalinden önce küçük deccaller geleceğini” belirtiyor. Sonra, çok çirkin bir dille Atatürk'e saldırıyor. “İslam şeriatını tahrip etmeye” çalışan “Mason komite reislerinden ve hiçbir cihette müstahak olmadığı MUSTAFA KEMAL ismiyle malum olan ŞAHSI MENHUS, o DECCALLERDEN birisidir” diyor. Sonra da ebcet ve cifir hesaplarıyla Kevser Suresi'ndeki “şanieke huvel epter” ifadesinin “O zındık mason komitesinin üç reisleri” dediği Mustafa Kemal'i, İsmet İnönü'yü ve Fevzi Çakmak'ı gösterdiğini iddia ediyor. Bu arada Atatürk'ü, “Muhammed Aleyhisselam'ın en büyük düşmanı olan GAZİ HERİF” diye adlandırıyor. Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, 28.Sakarya ve Büyük Taarruzkazanılmasa bu ülkenin Yunan yıkımından arda kalan camilerine çan takılacağını unutarak, bir din adamına yakışmayan çok çirkin bir üslupla Atatürk'e, İsmet İnönü'ye ve Fevzi Çakmak'a EBCET SAHTEKARLIĞIAncak ilginçtir. “Mustafa Kemal” isminin harf değeri aslında “şanieke huvel ebter” ifadesine denk gelmiyor. Bunu fark eden Said-i Nursi bakın nasıl bir hile yapıyor. Kendi ifadeleriyle aktarıyorum “Baktım ki Mustafa Kemal ismine iki fark ile denk geliyor. Mustafa Kemal, ismine layık olmadığı için mim'in arkasına nefye alamet bir elif' gelmeli!” Yani, “Mustafa Kemal” adındaki harf sayısı hesaba uymayınca, “Mustafa Kemal ismine layık değildir” diyerek, hesaba uydurmak için “Mustafa Kemal”in adına harf ekliyor. “Mustafa Kemal” adını “Mestafe Bi-Kemal” biçiminde yazıyor. Aynı şeyi Atatürk'ün görev süresini hesaplarken de yapıyor. Yine “Mustafa Kemal”in adına harf ekleyerek bir yerde 12, bir yerde 16 rakamını buluyor ve buradan hareketle Atatürk'ün, 12 ve 16 sene ülkeyi yönettiğini belirtiyor! Ayrıca Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'ten, “Dinsiz Cumhuriyet” diye söz ediyor! Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresinden söz ederken de “Müddet-i firavuniyeti” Firavunluk süresi ifadesini Nursi, Kevser Suresi'nde geçen “fesellili rabbike” ifadesinin ebcet değeri üzerinden de laik Cumhuriyet'e saldırıyor. Hilafetin 484 yıldır İstanbul'da yaşadığını, bu 484 rakamının, hilafetin kaldırıldığı 1922'ye denk geldiğini belirtiyor Oysaki hilafet 1924'te kaldırıldı. Hilafetin kaldırılmasının “dinsizlik” olduğunu, “laik Cumhuriyet'in” de “dinsizlik manasına geldiğini” Kevser Suresi'nin üçüncü ayetindeki “…sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir” ifadeleriyle de Atatürk'ün kastedildiğini iddia gibi Said-i Nursi, açıkça hile yapıp yalan söylüyor. Birincisi, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresi 1923-1938, 12 veya 16 yıl değil, 15 yıldır. İkincisi, halifeliğin kaldırılmasının dinsizlikle bir alakası yoktur. Hilafet siyasal bir kurumdur. Laiklik ise dinsizlik değildir. Üçüncüsü, Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'tan hiçbiri mason değildir. Dördüncüsü, doğru ebcet hesabıyla Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak adlarındaki harf sayıları da Kevser Suresi'ndeki üçüncü ayetin toplam harf sayısına uymamaktadır. Said-Nursi'nin çarpıtmaları ve doğru hesaplamalar için bkz. Şerafettin Güç, “Bir Tahrifatın Deşifresi, Said-i Kürdi Kevser Suresini Neye Alet Etti”, Düşünce ve Tarih, DÜŞMANLIĞI SIRALAMASISaid-i Nursi, Atatürk Cumhuriyeti'ni “İstibdad-ı askeriye-yi keyfiyeyi küfriye” olarak adlandırıyor. Yine cifir ve ebcet hesaplarıyla bulduğu rakamlardan yola çıkarak “Mason komitesinin üç reisi” dediği Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın, sözüm ona “derece-i hataları ve şeriat hakkında olan cinayette hisseleri”ni sıralıyor Önce ebcet hesabıyla 1017 “hata sayısını” buluyor, sonra bu 1017 hata sayısından İsmet İnönü'nün 600, Atatürk'ün 321, Fevzi Çakmak'ın ise 103 hisse aldığını iddia ediyor. Dine zarar verme konusunda en büyük hisseyi, “icraatçı” olduğu için İsmet İnönü'ye veriyor. Atatürk'e “şeytani” diyor. Fevzi Çakmak'ı ötekilere göre “bir derece iman sahibi” olarak adlandırıyor. Atatürk ve İnönü'den “öteki gaddarlar” diye söz ediyor. Fevzi Çakmak'ı, “dizginleri öteki gaddarların eline vermekle” suçluyor. Sırrı İnna A'tayna Risalesi, s. 37.Said-i Nursi, Türkiye'yi 2. Dünya Savaşı'na sokmayanın da İsmet İnönü değil, “Risale-i Nur” olduğunu söylüyor. Sikke~i Tasdiki Gaybî, s. 45.DURMADAN ATATÜRK'E SALDIRIYORSaid-i Nursi, Atatürk'ü, “Halkın nefretine layık adam… İslam dinini yıkmaya çalışan kişilerin en büyüğü… deccal” olarak adlandırıyor. Alparslan Işıklı, Said-i Nursi, Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları, müdafaasında açıkça Atatürk'e saldırıyor; Atatürk'ün Milli Mücadele'deki rolünü azaltmaya çalışıyor “Benim kırk sene önce beyan ettiğim bir hadisin o şahsa Atatürk'e vurduğu tokada binaen, sabık mahkemelerimizde bana hücum eden bir savcıya dedim… Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilemez…” diyor. Şualar, 300,302, 319.Başka bir risalesinde de “Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş BİR ADAM hakkında 30 sene evvel hadis-i şerifin ihbarıyla KURAN'A ZARARLI öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra MUSTAFA KEMAL'in o adam olduğunu zaman gösterdi” diyor. Emirdağ Layihası, s. 279.Said-i Nursi, Atatürk'ü “süfyan, deccal, tağut, delalet zındıka komitesinin firavun meşreb reisi, ehl-i dalaletin dehşetli şahsiyeti” diye adlandırdığı için mahkum oluyor. Buna karşı “hapisteki Nur talebeleri” ağzıyla verdiği cevapta, Atatürk'ün, “bu milletin istiklalini ve istikbalini mahvettiğini”, dünyadaki “350 milyonluk manevi ihtiyat kuvvetini”, yani, dünya Müslümanlarını “milletin aleyhine çevirip dinsizliği dindarlara tercih ederek” 70 milyon Arap'ı elinden çıkardığını iddia ediyor. Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, s. 43-44. Bütün bunları söylerken I. Dünya Savaşı sırasındaki “Arap ihanetinden” ise hiç söz Türkiye'de bugün din üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapanların çoğu, Said-i Nursi'nin bu tür safsatalarıyla Atatürk'e ve Cumhuriyet'e düşman oldular, olmaya devam KürdiSaid-i Nursi, uzun yıllar “Said-i Kürdi” adını Mücadele yıllarında Kürt Teali Cemiyeti, Teali İslam Cemiyeti, Kürt Neşriyat Cemiyeti ve Kürdistan Azmi Kavi adlı derneklerin kurucuları arasında yer Şeyh Sait İsyanı'ndan önce ayrılıkçı Azadi örgütüyle ve isyanın elebaşı Şeyh Sait'le görüştü, ancak fiilen isyana katılmadı. İsyan sonrasında Batı'ya Kürtleri ezdiğini düşünüyor. “Türklerin, Kürtlerin milliyetlerini kaldırıp onların dillerini unutturduklarını” belirtiyor. Mektubat, Fazıl'dan öğrendiği 1938 Dersim Olayı'nı, Atatürk'ün “deccal” olduğuna kanıt olarak gösteriyor. Bunun, “zındıklık, münafıklık, vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu” söylüyor. Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi,s. 42, 44.Bir keresinde etnik kökeni üzerinden Atatürk'e saldırırken Türkleri övüyor “İslam'ın en büyük ordusu ve kahraman milleti olan Türk'e, bütün mahiyetlerine zıt, bütün ecdatlarını darıltan, inciten, manen ihanet eden ve neslen hiç Türklükle münasebeti olmayan bir adama Atatürk'e Türklerin ceddi ve büyük babası namını vermenin” Türklüğe ihanet olduğunu söylüyor. Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, arada az daha unutuyordum! Said-i Nursi'yi II. Abdülhamit bir süre akıl hastanesinde tutmuştu. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, s. 131,132. Bunu kendisi de itiraf ediyor. Said'i Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s. 6. Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin -eğer cahil veya hain değilse- Atatürk'e düşman olması, mümkün müdür Allah aşkına?Bataklığı kurutmakŞapkayı dinsizliğin sembolü olarak gören, “350 bin tefsirin işaretiyle tesettüre en uygun kıyafet çarşaftır. Çarşaf kadınların siperi, kafesidir” diyen Said-i Nursi'nin tüm hayatını; risalelerindeki saçmalıkları, Milli Mücadele'deki sessizliğini, 1950'lerdeki partizanlığını; 1958'de Emirdağ'da yeşil tuğralı bayrakla Menderes'i karşılayışını vb. buraya sığdırmam mümkün değil. Ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, 2. Kitap, s. 503-572.Sözün özü şu FETÖ'yle aynı kaynaktan; Said-i Nursi'nin risalelerinden beslenen bugünkü siyasal İslamcı kafanın, o bataklığı kurutması imkânsızdır. O bataklığı kurutmadıkça da FETÖ bitirilse bile yeni FETÖ'lerin ortaya çıkması engellenemez. Haberler > Şeyh Said Kimdir? - 0052 Şeyh Said Palevi, Şeyh Said Pirani, Şeyh Muhammed Said Nakşibendi, Şeyh Said Efendi gibi pek çok lakabı bulunan Şeyh Said kimdir? Şeyh Said Kimdir? Şeyh Mahmud Fevzi, annesi ise Gulê Hanım'ın çocuğu Şeyh Said, 1865 yılında Palu'da doğdu. Palu, Elazığ, Diyarbakır ve Muş’ta eğitim gördü. Eğitimini tamamlamasının ardından babasının vefat etti ve Nakşibendi Tarikatı'nın lideri oldu. 29 Haziran 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi'nin kararı üzerine Diyarbakır Dağkapı Meydanında idam edilir. Şeyh Said, idam sehpasında iken son isteği olarak kâğıt kalem ister ve kâğıda Arapça olarak, 'Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir,' yazmasının ardından idam edilir. Şeyh Said İsyanı Haritalı Anlatım Teke Tek- ilber Ortaylı 3. Program Kısım 12 Bu içerikler de ilginizi çekebilir! Sosyal medyada günlerdir, İlber Ortaylı’nın, Sunucu Cansu Canan Özgen için kullandığı cümleler konuşuluyor. Özgen, Instagram üzerinden yaptığı canlı yayında, ünlü tarihçi İlber Ortaylı’yı konuk etmiş, yayının sonunda ise, “Hocam sağlık sıhhat diliyorum, görüşmek üzere” ifadelerini kullanmıştı. Bunun üzerine Ortaylı da, “Sağ ol” şeklinde cevap ardından yayının sona erdiğini sanan Ortaylı’nın ağzından kamera kapanmadan, “Maşallah, şuna bak” sözleri dökülünce, sunucu Özgen ise Ortaylı’nın sözlerine gülerek, “hocam” yanıtını verdi. Bu görüntüler ise sosyal medyada hızla medyada viral haline gelen video ile ilgili halktan da çeşitli yorumlar geldi. Yüzlerce kişi, Ortaylı’nın sözlerinin, “taciz” olduğuna dair yorumlarda bulundu. Ortaylı Hakikaten de Maşallahİlber Ortaylı ise sessizliğini Hürriyet’ten Fulya Soybaş’a bozdu. Özgen ile ilk kez program yapmadığını belirten Ortaylı, “Vallahi ben çok akıllı, güzel ve kendini geliştirmiş buluyorum yayın yaptığım hanım kızı. Hakikaten de maşallah. Güzel olduğu zaten belli. Giyimi, makyajı, duruşu, soru soruşu, konuya hâkimiyeti, Türkçeyi doğru ve güzel kullanışı... Buna tabii ki maşallah denir. Başka ne denir?” diye sordu. "Türkiye’de Sosyal Medya Agora"Soybaş’ın sorularına Ortaylı, “Bir iltifatı, bir takdiri, bir maşallahı alıp... Üzerinden metoo hareketi benzeri bir taciz devşirmek akıl alır gibi değil. metoo hareketi bu kadar basit mi? Türkiye’nin bu konuda zaten ciddi bir problemi var. Her şey bu kadar basitleştirilmemeli. Biraz Catherine Denuve okusunlar. Dünyaca ünlü yıldız taciz karşıtı hareketin püritenliğe’ vardığı, erkeklerin kadınlara iltifat etmekte özgür olması gerektiğini anlatan bir mektup yazmıştı.Ben bu hanımla kaç zamandır program yapıyorum. Gerçekten iyi. Kendini geliştirdi, TV dünyasında Türkçesi en iyi olanlardan. Okuyor, soruyor, saçmalamıyor. Giyimi, kuşamı, makyajı, duruşu, eli yüzü güzel. Ben ona her zaman maşallah’ derim. Gerçekten aptallar! Taciz lafları türemiş. Olacak iş değil. Onların anladığı türden maşallah değil bu... Türkiye’de sosyal medya Agora. Herkes konuşuyor, fazla gürültü var.” şeklinde cevap Prograramın sonunda Canan Hanım ile konuştunuz mu?’ sorusuna ise “Konuşmadım. Yine program yapacağız. O zaman konuşuruz” yanıtını verdi. Said Nursi Hazretleri kimdir? Osmanlı âlimi ve Nurculuk hareketinin kurucusu Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Said Nursi Hazretleri, 1878-1960 yılları arasında yaşamış son dönem Osmanlı âlimi ve Nurculuk hareketinin kurucusudur. Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya geldi. Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye Reisliği’ne sunduğu özgeçmişine göre doğum tarihi 1878 yılının Ocak-Mart aylarına tekabül eden hicrî 1295’tir Külliyât, s. 835. Babası yörede sûfî olarak tanınan Mirza, annesi Nûriye Hanım’dır. İlk öğrenimine kendi köyünde ağabeyi Abdullah’ın yanında başladı ve çevredeki medreselerde eğitimine devam etti. Tahsil hayatı onun zeki ve kabiliyetli bir öğrenci olduğunu gösterir. Konuları çok hızlı kavrayabildiği için hocaları kendisinin dersleri atlayarak takip etmesinden hoşlanmıyordu ve bu durum onun sık sık hoca değiştirmesine yol açıyordu. Sonunda Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin ders halkasına girerek 1892 yılında henüz on dört yaşında iken icâzet aldı. YÜZÜ AŞKIN KİTABI ÜÇ AYDA MÜTALAA ETTİ Kesintisiz eğitiminin sadece üç ay olduğu, diğerlerinin daha kısa sürdüğü kendi beyanından anlaşılmaktadır. Dönemin medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı üç ay içinde mütalaa ettiğini bizzat kendisi kaydeder Külliyât, s. 834. İcâzet aldıktan sonra tekrar Bitlis’e dönen Said Nursi burada kısa bir müddet Şeyh Emin Efendi’nin derslerine devam etti. Ardından Siirt’te Molla Fethullah Efendi ile görüşmeye gitti. Fethullah Efendi’nin yaptığı imtihanda soruların hepsini doğru cevaplandırdığı, bu arada Harîrî’nin el-Maķāmât’ından verilen metni bir defa okuduktan sonra ezberden tekrarladığı, bunun üzerine hâfızası ve zekâsı ile ün salan diğer bir Maķāmât yazarı Bedîüzzaman el-Hemedânî’ye atfen kendisine Bedîüzzaman lakabının verildiği nakledilir Emirdağ Lâhikası, s. 76. Bitlis Valisi Ömer Paşa tarafından konağına davet edilen Said Nursi burada yaklaşık iki yıl ikamet etti. 1896’da Van Valisi Hasan Paşa’nın yanında kaldı. Ancak asıl verimli dönemini sonraki Van Valisi Tâhir Paşa’nın zamanında geçirdi ve onun zengin kütüphanesinde mevcut fen ilimlerine ait yeni eserleri inceleme imkânı buldu. Muhtemelen İstanbul seyahatlerinde de bu alanda eserler okudu, böylece “fünûn-i medeniyye” diye isimlendirdiği modern bilimlere ilgi duymaya başladı Mardin, Religion and Social Change, s. 75-76. MEDRESE İLE ÜNİVERSİTEYİ BİRLEŞTİRME HAYALİ MEDRESETÜZZEHRA Bir yazısında o zamanki çalışmalarından bahseder Erdem, s. 94-95; ayrıca bk. Külliyât, s. 1858. Said Nursi’nin bu çalışmaları onun zihninde medrese eğitiminde yenilik yapmanın zorunlu olduğu fikrini uyandırdı. Zira gençliğinden beri “Medresetüzzehrâ” adını verdiği ve dârülfünun şeklinde tasarladığı bir medrese kurmayı düşünüyordu. Söz konusu medresede din ilimleriyle diğer ilimler birlikte okutulacak ve zamanla ülkenin her tarafında yayılacaktı. Bu amaçla medreselerde sadece dinî ilimlerin okutulmasının yetersiz olduğunu savunmaya başladı Külliyât, s. 1956; bu görüşlerini Sultan Abdülhamid’e sunmak için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Tâhir Paşa kendisine sultanla görüşmesini kolaylaştıracak bir mektup verdi. Şark ulemâsını kendisine hayran bırakan Said Nursi, İstanbul’a geldikten sonra Fâtih Camii’nde vaaz vererek oradaki âlimlere de kendini kabul ettirdi. Ancak doğuda bir dârülfünun açtırma teşebbüsünden istediği sonucu alamadığı gibi pervasız davranışlarından dolayı aklî dengesinin yerinde olmadığı düşünülerek Üsküdar Toptaşı Akıl Hastahanesi’ne sevkedildi. Doktor raporu aksine hükmedince geri gönderildi. Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa tarafından kendisine ayda 1000 kuruş maaşla memleketine müderris olarak tayin edildiği bildirildi. Said Nursi, İstanbul’a dilenmek için değil milletin eğitim düzeyini iyileştirmek için geldiğini söyleyerek maaşı reddetti Zaptiye nâzırı ile olan ilginç konuşması için bk. Âsâr-ı Bedîiyye, s. 431. Bu olay üzerine bir müddet tevkif edildiği ve II. Meşrutiyet’in ilânında serbest kaldığı, Selânik Hürriyet Meydanı’nda 26 Temmuz 1908 tarihinde istibdat aleyhinde bir konuşma yapmasından anlaşılmaktadır Külliyât, s. 1932-1935. Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan bu dönemde İttihat ve Terakkî mensuplarıyla ilişki içine girdiği tahmin edilmektedir. O zamanlardaki yazılarında yer yer İttihat ve Terakkî’den bahseden Said Nursi içlerinden bazılarının ülkenin yönetilmesi ve dinî hayatın canlandırılmasına yönelik çok yararlı ilkeleri savunduğunu belirtir s. 1553. Fakat daha sonra İttihatçılar’ın bu amaçtan uzaklaştığını görmüş ve onlarla olan ilişkisi sadece Enver Paşa ile sınırlı kalmıştır. HÜRRİYET VE MEŞRUTİYET FİKRİNİN YÖNETİMDE YERLEŞMESİ İÇİN ÇALIŞTI Otuzbir Mart Vakası’na kadar Said Nursi hürriyet fikri ve meşrutiyet yönetiminin yerleşmesi için yoğun faaliyetlere girişti. Özellikle doğuluların bu fikirlere hazır olmadığını düşünerek İstanbul’da aralarında üyesi bulunduğu İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’nin yayın organı Volkan’ın bulunduğu gazetelerde yazılar yazmaya başladı. Bunlarda toplum hayatının birlik ve beraberliğe muhtaç olduğunu ve adem-i merkeziyet fikrinin birliği bozacağını savundu Âsâr-ı Bedîiyye, s. 453. Otuzbir Mart Vakası ile irtibatlandırılarak 1 Mayıs 1909’da tutuklandı, ancak “Dîvân-ı Harb-i Örfî” adıyla yayımlayacağı müdafaasını Külliyât, s. 1920-1928 yaptıktan sonra beraat etti. Bunu takiben İnebolu üzerinden Rize’ye, buradan Batum ve Tiflis’e geçti, oradan da 1910 yılının ilk aylarında Van’a ulaştı. Van’da Kürt aşiretlerini dolaşarak onları meşrutiyet, hürriyet, istibdat, meşveret ve şûra gibi kavramların yanı sıra özellikle o günün İslâmî meseleleri hakkında aydınlatmaya çalıştı. Bu sırada doğuda bir dârülfünun kurma düşüncesini yeniden gündeme getirdi. Bu amaçla Diyarbekir, Urfa ve Kilis üzerinden Şam’a gitti. Şam’da kaldığı süre içinde önde gelen âlimlerle görüştü. Emeviyye Camii’nde hutbe okudu. Şam’dan Beyrut’a geçti, buradan tekrar İstanbul’a döndü. Sultan V. Mehmed Reşad’ın yanındaki heyet içinde Selânik, Üsküp, Priştine ve Kosova’yı kapsayan Rumeli seyahatine katıldı. 5-26 Haziran 1911 Sultan Reşad, Balkanlar’ın karışık durumuna çözüm getirmek amacıyla planladığı bu seyahatin sonunda altın bütçe ile Kosova’da bir dârülfünun kurulmasına karar verdi. Ancak I. Balkan Savaşı’nda Kosova kaybedilince Said Nursi, Sultan Reşad’dan bütçenin kendi dârülfünununa tahsis edilmesini istedi. Talebi kabul edilerek söz konusu para Medresetüzzehrâ’nın kurulmasına ayrılınca Said Nursi Van’a döndü. 1912 yazında Van Valisi Tâhir Paşa’nın da katıldığı bir törenle Van gölü kıyısında dârülfünunun temeli atıldı. Ancak kış şartları dolayısıyla inşaata ara verildi. Ardından Tâhir Paşa tedavi için İstanbul’a gidip orada vefat etti; yerine gelen Tahsin Paşa, binalar tamamlanıncaya kadar Van Kalesi’ndeki Horhor Medresesi’ni Said Nursi’ye tahsis etti. Böylece tekrar ilmî faaliyetlere dönen Nursi buradaki zamanının çoğunu ders vermeye ayırdı. İSLAM ALEMİNİN KURTULUŞU İÇİN ÇALIŞTI I. Dünya Savaşı ile birlikte Said Nursi’nin dârülfünun girişimi bir defa daha sekteye uğradı. Kendisi de bazı öğrencileriyle birlikte savaşa katıldı ve İşârâtü’l-icâz adlı tefsirini Pasinler cephesinde telif etti. s. 1812 1915’te bir milis gücü oluşturarak kaymakam rütbesiyle orduya katıldı. Bu sırada ona düşmek üzere olan Bitlis ve Muş’un savunması görevi verildi. Kurduğu 3-4000 kişilik gönüllü milis alayı ile Van, Bitlis ve Muş’u Ermeniler’e ve Ruslar’a karşı korumaya çalışırken birçok talebesini kaybetti. Kendisi de Bitlis’te yaralandı ve Ruslar tarafından esir alınarak Volga nehri kıyısında Kosturma’ya gönderildi. İki yıllık esaretten sonra firar ederek Almanya ve Avusturya üzerinden 1918 yılında İstanbul’a döndü s. 708. Bu sırada yeni kurulan Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiyye’ye üye olarak tayin edildi. Ancak Osmanlı Devleti savaşta yenilip ülke işgale uğrayınca büyük bir ruhî sarsıntı geçirdi ve bundan böyle İslâm âleminin kurtuluşu için aktif çalışmalara girişti. 1920’de İngilizler İstanbul’u işgal edince gazetelerde halkı işgale karşı mücadeleye teşvik etti. Bu sırada Anadolu’da Kuvâ-yi Milliye bağımsızlık mücadelesi başlatmış, ancak Şeyhülislâm Dürrîzâde Abdullah Bey bu hareketin aleyhine fetva vermişti. Said Nursi düşmana karşı savaşanların âsi sayılamayacağı gerekçesiyle fetvanın geçersiz olduğunu savundu s. 2335. Bu çıkışı onun Ankara’da yeni kurulmakta olan meclise davet edilmesini sağladı. Mecliste istiklâl mücadelesinin kazanılmasında halkın dinî duygularının rolüne işaret eden bir konuşma yaptı s. 1028. ESKİ SAİD’DEN YENİ SAİD’E İNKLÂP Rus esaretinden sonraki İstanbul hayatı 1918-1922 Said Nursi’nin aynı zamanda değişim sürecine tekabül eder. Bu sırada yazdığı bazı yazılarına bakılırsa artık dünya hayatından çekilme isteği duyduğu, zühd ve takvâ hayatı yaşamayı arzuladığı görülür. Nitekim Ankara’daki siyasî faaliyetleri terketmesinde söz konusu tavrın önemli etkisi olmuştur. Said Nursi bu dönemini “eski Said’den yeni Said’e inkılâp” diye nitelendirmiştir. Külliyât, s. 705 Böylece kendi hayatını iki devreye ayırmış oluyordu Eski Said dönemi 1878-1918, yeni Said dönemi. 1923-1950 Bundan sonraki hayatını ise üçüncü Said dönemi olarak adlandırmıştır. Ancak bu ayırım fikir ve görüşlerinde olan köklü bir değişimden kaynaklanmış değildir. Kendisi bu dönemlerin İslâm’a hizmet ederken takip ettiği yöntem ve tarzla ilgili olduğunu belirtir. 1923 baharında Van’a hareket ederken siyasî mücadelelerden uzaklaşarak kendini İslâm’a adayan talebeler yetiştirmeye karar verdi ve Erek dağında inzivaya çekildi. Bundan böyle hayatını toplumu ilim ve eğitim yoluyla dönüştürme hedefine vakfetti. Çile ve eziyetlere katlanarak İslâm’a hizmet etmeye çalışan, kendini ibadete veren ve mâneviyatı öne çıkaran bir tutum içine girdi. ŞEYH SAİD İSYANI ÇIKINCA SÜRGÜN EDİLDİ Van’da iki yıl kadar kalan Said Nursi, Şeyh Said isyanı çıkınca 25 Mart 1925’te Van’dan alınarak Erzurum’a, buradan Karadeniz yoluyla İstanbul’a getirildi, aynı yılın yazında Burdur’a sürgün edildi. Burada kendini “Risâle-i Nûr” adını verdiği eserlerini yazmaya ve bu eserler doğrultusunda talebe yetiştirmeye adadı. Bu aynı zamanda sürekli sürgün, hapis ve mahkemelerle geçecek hayatın başlangıcı oldu. Nitekim Burdur’dan 1926 baharında Isparta’nın Barla köyüne gönderildi. Barla’da kaldığı sekiz yıl içinde eserlerinin büyük bir kısmını yazdı. 1934 yazında Isparta’ya getirildi ve 27 Nisan 1935’te tutuklanarak 100’den fazla talebesiyle birlikte Eskişehir Hapishanesi’ne gönderildi. Tutuklamalarda ileri sürülen suçlar genellikle gizli cemiyet kurma, rejim aleyhine çalışma, Cumhuriyet’in temel nizamlarını yıkmaya teşebbüs ve laikliğe aykırı davranma gibi iddialar olmuştur. Said Nursi, Eskişehir mahkemesinde kendini bu iddialara karşı savundu ve müdafaasını Lemalar adlı eserine dahil etti. s. 2148-2175 Buradan Kastamonu’ya sürülen Said Nursi, bu şehirde sekiz yıl kaldıktan sonra 20 Eylül 1943 tarihinde yapılan bir aramada polisin ele geçirdiği kitapların kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle tutuklanarak Denizli’ye gönderildi. Denizli’de Isparta, Kastamonu ve diğer birçok ilden toplanan 126 talebesiyle birlikte yargılandı. Ancak mahkemenin tayin ettiği bilirkişi heyetinin Risâle-i Nûr hakkında verdiği raporda siyasî bir faaliyetinin bulunmadığı, tarikat ve cemiyetçilik yapılmadığı, yazıların iman ve Kur’an’a dair konulardan ibaret olduğunun belirtilmesi üzerine talebeleriyle birlikte beraat etti. s. 2182 SÜRGÜN YILLARI VE MEZARININ BİLİNMEYEN YERE NAKLİ 1944 yazında Said Nursi bu defa Afyon’un Emirdağ ilçesine sürgün edildi. Dört yıl sonra tutuklanıp Afyon Hapishanesi’ne kondu ve yirmi ay hapse mahkûm edildi, ancak kararın temyizinde beraat etti. Tekrar Emirdağ’a nakledilen Nursi 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle kısmen toplum içine döndü. Bu dönemde sürekli dolaşarak görüşlerini insanlara ulaştırmaya çalıştı. 1952’de eserlerinden Gençlik Rehberi adıyla derlenen kitap ilk defa Latin harfleriyle İstanbul’da basıldı. Eserin laiklik aleyhine olduğu gerekçesiyle Said Nursi bir daha mahkemeye verildi, ancak İstanbul’a gelerek yaptığı savunma neticesinde beraat etti. Bu arada Sebîlürreşâd gibi dergilerde yazı ve mülâkatları çıktı. Ayrıca her gittiği yerde çok ilerlemesi sebebiyle bu faaliyetler sağlığını etkiledi. Ağır hasta olduğu halde kendi isteğiyle Emirdağ’dan Urfa’ya nakledildi ve 23 Mart 1960 tarihinde vefat etti. Urfa’daki mezarına halkın yoğun ilgisi dolayısıyla endişelenen dönemin askerî yönetimi tarafından cesedi bilinmeyen bir yere nakledildi. SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN İTİKADİ DÜŞÜNCESİ Said Nursi’nin fikrî mücadelesini İslâm düşüncesi içinde tecdid veya ihyâ olarak bilinen geleneğin bir devamı ve son dönem Osmanlı âlimleri arasında görülen yenilik hareketinin bir parçası şeklinde görmek mümkündür. Leaman, LXXXIX/3-4 [1999], s. 314-324 Onun din anlayışının ilkeleri İşârâtü’l-icâz’da Kur’an’ın tevhid, nübüvvet, haşir, ibadet ve adaletten ibaret olduğunu ifade eden yaklaşımından çıkarılabilir. Said Nursi’ye göre felsefe ve kelâmın önemli bir sorunu olan âlemin varlığı ve yaratılış amacı, insanın âlem içindeki konumu problemi ancak Kur’ân-ı Kerîm’in hidayeti ışığında tatmin edici bir izaha kavuşturulabilir. Kur’an’a dayanan bir düşünür şunu anlar ki insan geçmiş zamanın derinliklerinden gelen, varlık alanına uğrayıp geleceğin güzelliklerine doğru yürüyen bir mahlûktur. Bu büyük yolculuk sırasında kâinat durağı onun sadece maddî boyutunu teşkil etmektedir. Said Nursi’ye göre insanlığın nereden gelip nereye gittiği gibi teorik soruları felsefe seslendirmiş, Hz. Muhammed de kâinatı yaratan ve idare eden gücün Allah olduğunu bildirmiştir. Külliyât, s. 1159 Said Nursi, varlığın mânalandırılmasında Kur’an metodu ile felsefe metodu arasında şöyle bir ayırım yapar Kur’an varlığa “manâ-yı harfî” ile, yani evrenin yaratıcısı olan Allah’ı düşünerek bakar. Bu yaklaşımla kâinatın hakiki güzelliği ortaya çıkar. Felsefe ise varlığa Allah’ı hesaba katmadan “manâ-yı ismî” ile, yani varlık adına bakar, böylece onu yaratıcısından soyutlayarak çirkinleştirir. Said Nursi’ye göre bu yaklaşım kâinata hakaret etmek demektir, çünkü varlıkların her biri yaratıcısına işaret eder. Bu sebeple dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. s. 50 SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN DÜŞÜNCESİ Said Nursi eserlerinde, Allah’ın varlığını inkâr eden ve her şeyi tesadüfe bağlayan materyalizm tehlikesine dikkat çeker. Nübüvveti inkâr edenlere verdiği cevapta Hz. Peygamber’in törelerine sıkı sıkıya bağlı inatçı Araplar’ın kötü ahlâk ve âdetlerini kısa sürede değiştirdiğini, bunların yerine çok yüksek erdemler yerleştirdiğini vurgular. Yıllarca süren uğraşlara rağmen basit bir alışkanlığı ortadan kaldırmakta bile zorlanan insanların bu kadar kısa bir süre içinde büyük bir dönüşümü gerçekleştirmesi mümkün değildir. 100 filozofun 100 yıl çalışıp yapamayacağını Hz. Muhammed kısa bir zamanda başarmıştır. s. 93 Said Nursi’nin âyetleri yorumlamadaki temel mesajı, Kur’an’ın ve genel olarak İslâmî ilkelerin bilimle çatışmasının söz konusu olmadığını, bilim ve dinin aynı hakikatlere ışık tuttuğunu ortaya koymaktır. Kur’an ona göre kâinat kitabının özlü bir tefsiridir. Bu sebeple Batı’dan gelen ve bilim adı altında inkârcı düşünceleri savunan akımların tehdidi karşısında Kur’an’daki esasları akla uygun ve bilimsel çerçevede insanlara aktarabilen tefsirler ortaya konmalıdır. Nursi, tasavvuf eğitimi ve geleneğine olumlu bakmakla birlikte zamanın tarikat zamanı değil, imanı kurtarma zamanı olduğunu belirterek eserlerini daha temelinde dengeli olarak yenileşmesini savunur. Nursi, Mûsâ Cârullah ve Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi gibi örnekleri bu konuda ifrat ve tefrit içinde bulunmakla niteler. s. 740 SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN ESERLERİ Said Nursi her risâlesini değişik zamanlarda farklı konular üzerine yazmış ve bunları bir sıraya dizerek “Risâle-i Nûr” adını verdiği külliyatını Sözler, Mektûbât, Lemalar ve Şualar olmak üzere dört temel eserden teşkil etmiştir. Arapça yazdığı eserleri hariç diğerlerinin neredeyse tamamı iki cilt halinde Risale-i Nur Külliyatı adıyla yayımlanmıştır. İstanbul 1996 Külliyât içindeki eserleri konularına göre sınıflandırmak mümkün değildir. Bu eserlerde materyalizm ve pozitivizm gibi inkârcı akımlara karşı halkın dinî inançlarının korunması ve Kuran’ın bilimsel teorilerin etkisindeki çağdaş insanların anlayacağı biçimde yorumlanması hedeflenmektedir. Kaynak DİA İslam ve İhsan

said nursi kimdir ilber ortaylı